KADININ ADI HÂLÂ YOK! – Edebiyatist Dergisi / Mart 2015

no

Yıl 1987, bir kadın çıkıyor ve haykırıyor; “Kadının Adı Yok!”. Onlarca baskı yapıyor, “Kadının Adı Yok”. Hakkında sayısız övgüler ve bir o kadar da eleştiri alıyor bu kitap. Kimi yazarını kadın hakları savunucusu kimi ise feminist diye anıyor. Onun ise tek aradığı gerçek var; kadının adı.
“Kadının Adı Yok” çünkü adı önemli değil ama Duygu Asena kadının adını istiyor. Bir kız çocuğu, bir eş, bir anne, bir sevgili ve en önemlisi o bir insan. O bir kadın ve değeri kadar büyük bir adı olmalı. Oysa ki, 21.yy ın Türkiye’sinde hâlâ arayış sürüyor; adının olmadığı bir ülkede adını aramaya çalışan kadının yeri nerede, kadın kim, kadın… kadın…
İzlediğim bir tv haberinde bir anne anlatıyor;
“Kızımın çantasına bayıltıcı sprey koydum. Her dışarı çıkışında tembihliyorum; erkeklerden kendini koru, taciz eden, asılan, rahatsız eden olursa hiç düşünme sık bunu yüzüne doğru…” diye.
Dehşetle, üzüntüyle, öfkeyle dinliyorum kadını… O bir anne ve aslında yasa gereği taşıması ve kullanması bir bıçak veya silah kadar yasak olan bu spreyi kızına verebiliyor. Çünkü korkuyor evladının başına gelebileceklerden…
Korkuyoruz bir kadın olarak gece dışarıda bulunmaktan, tek başına sokakta yürümekten, yalnız taksiye, minibüse binmekten, tanımadığımız birine adres sormaktan… Üstelik korkularımız bu kadar da değil, an acısı da; maruz kaldığımız tacizleri söylemekten korkuyoruz. Çünkü biliyoruz; mağdurken suçlanabileceğimizi… Yüreğimizde büyüyen öfkeyi kadın olduğumuz için sindirmeye, kadın olduğumuz için susturmaya çalışıyoruz. Ve hâlâ aramaya devam ediyoruz adımızı…

NALAN GÜVEN

Yıl 1987, bir kadın çıkıyor ve haykırıyor; "Kadının Adı Yok!". Onlarca baskı yapıyor, "Kadının Adı Yok". Hakkında sayısı...

Devamı »

EDEBİYATIMIZDA AŞK – Edebiyatist Dergisi / Şubat 2015

Aşk ile yaratılmış evren ve insanın yaradılışının özü aşk. Bu öze ulaşmak için ne çok yazılar, eserler bırakılmış geçmişten günümüze…

Ne var ki, o kadar da kolay değil elbet aşkı bulmak. Sıradan sevgi yahut anlık heyecanlar değil, asırlara mal olmak; tıpkı edebiyatımıza aşk konusunda mesnevi yazan iki önemli şairimizden Ali Şir Nevayî ve Fuzulî gibi aşkı yazmak ve günümüze değin yaşatmak.

XIII. yüzyılda Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin Dîvân-ı Kebîr’i ve Mesnevî-î Şerîf’i ilâhi aşkın işlendiği en büyük eser olmakla birlikte, Türk edebiyatında aşk teması XVI. yüzyıldan itibaren dünyevi ve ulvi aşkla birlikte işlenmeye başlanmış ve ilk örneklerini Leylâ ve Mecnun mesnevisi ile ve en güzel eserlerinden birini de büyük şairimiz Fuzulî’nin kaleminden vermiştir. Fuzulî’nin bu eseri, “Leyla ve Mecnun” hikâyesinin geleneksel kalıpları içerisinde, vahdet-i vücut (varlığın birliği) inancını ve platonik aşk anlayışını yansıtmaktadır. Bu hikâyenin günümüze değin canlılığını koruyarak ulaşmasının en önemli nedeni her devre uyarlanabilmiş olmasıdır. Divan edebiyatından halk edebiyatına, orta oyunundan beyaz perdeye kadar konu olarak işlenmiştir. En yakın örneği olarak kitaplarında Leylâ ile Mecnun aşkını da tema alan günümüz edebiyatçılarından Prof. Dr. İskender Pala’nın dediği gibi; “Aşk ile döner gökler, aşk ile durur kâinat. Aşk, Mecnun’dan Leyla’ya bir feryat, Mansur’dan dara bir sır, gözden kalbe bir yoldur. Velhasıl, klasik edebiyatımızda aşk her şeydir, her şey de aşktır…”

Edebiyatımızın en önemli örneklerinin başladığı divan edebiyatı, düz yazıdan çok, şiirleri ve aşk temasını içermektedir. Divan edebiyatını incelediğimizde mecazi aşktan ruhani aşka, platonik aşktan bedensel aşka her türlü aşkın işlendiğini ve dünyevi aşk ile ilâhi aşkın birbiri ile olan bağlantısını görmekteyiz. Divan edebiyatında, platonik aşk Fuzulî ile zirveye çıkıp Leyla ile Mecnun mesnevisinde ilâhi aşka giden yol gösterilmiş, tasavvufi aşk Şeyh Galip’ in “Hüsn-ü Aşk”ı ile yazılmış ve beşeri aşk ise Nedim ile işlenmiştir.

Türk edebiyatında, Tanzimat ile batı etkisinde kalarak Divan edebiyatının önemini yitirmesiyle değişimler de başlamıştır.

I. yüzyıldan itibaren Halit Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Memnu”su ile yasak aşkı, Reşat Nuri Güntekin’den “Çalıkuşu” ile aşkta gözyaşını, Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sı ile aşkta dramı, Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı ile hep yarınlara bırakılarak bir ihtimal olarak kalan aşkı, Yaşar Kemal’in “Ağrıdağı Efsanesi” ile ağıt olarak aşkı, Behçet Necatigil’in “Serin Mavi”si ile evcimen bir aşkı ve Cemil Meriç’in “Jurnal”inde yazdığı Lamiasına mektupları ile de aşkın hasretini görmekteyiz.
Edebiyatımızda aşk sadece romanlarla değil, şiirlerle de bize derin izler bırakmakta ve aşkın edebî gücünü yaşatmaktadır.

XIII. yüzyılda halk diliyle tasavvuf edebiyatının en büyük şairi Yunus Emre’yi mecazî aşktan gerçek aşka geçişte bir kılavuz olarak, “Bizim sevdiğimiz Hak’tır bu halka gözü kaş gelir” dizeleri ile ve XVII. yüzyılda halk şairimiz Karacaoğlan’ın aşkın umut ve umutsuzluk arasında gidip gelmeleriyle en naif hallerini, “Herkesi sevdiğine verse Yaradan” dizeleri ile bilmekteyiz.

Yakın zamanımızda ise şiirlerle aşkın en iyi anlatımını; Nâzım Hikmet’in Pirayesi için yazdığı şiirleri, Attilâ İlhan, Ümit Yaşar Oğuzcan, Cemal Süreya şiirlerini sayabiliriz.

Yüzyıllardır süregelen ve etkisini mesnevi, şiir, roman, mektup gibi eserlerle koruyarak nesiller boyu devam eden edebiyatımızdaki aşk; yaradılışımızın özünü aramak isteği sürdüğü müddetçe sonsuzluğa erişip, bizlere en güzel örneklerini sunmaya devam edecektir.

NALAN GÜVEN

Aşk ile yaratılmış evren ve insanın yaradılışının özü aşk. Bu öze ulaşmak için ne çok yazılar, eserler bırakılmış geçmiş...

Devamı »