YÜRÜYORUM SESSİZCE VE SUSUYORUM…

Begonviller sardı sevdamın kerpiç duvarlarını… Aldanıp sıcağına pastırma yazının, açtı bir bir beyaz çiçeklerini… Öyle davetkârdı ki kokusu, gidemedim bir arka sokağa bile…

Yaz bitip güneş çekilince geldiği yere, ne pembe yaprakları kaldı ne de yalancı beyazı… Kara bir gölge düştü dört duvar yalnızlığıma… Nemli bir toprak kokusu, kurumuş birkaç dal parçası…

Ve tek bana ait olan gerçeğim… Kâğıdım kalemim…

Seni yazmaktan başka neyim var ki bu hayatta? Yazamazsam ölürüm gibi geliyor… Kendimdeki seni kaybetmek gibi seni yazamamak…

Söylemeyi bilmeyen dudaklarıma inat susmak nedir bilmiyor kelimeler, cümleler…

Yalnızlık sensin diye başlayan bir şirin sonu olmak istiyorum sonsuz yalnızlığımda.

Öylesine soğuk ki, kaç kat giyilmişlikler ısıtmıyor kimsesizliğimi… Sadece cümleler… İçinde, ‘Sen’ geçen cümleler…

İşte bu yüzden sadece senin için yazıyorum… Yazamayacağım gün parmaklarımı yakacağım ve hiç acımayacak canım… Bir, “Ah…” bile çıkmayacak dudaklarımdan… Sana yazamamaktan daha fazla hangi acı yakabilir ki canımı?

Ve kitaplarım, kitapların…

Tekrar tekrar okuyorum onları… Altı çizilmiş yazıları, işaretlenmiş notları… Eski bir dostu bulmak gibi bir kez daha dönmek o sayfalara, unutulmamışlıkların sevinci parıldıyor sanki satır aralarında… Ve onlar biliyor sadece göz damlalarımı, yalnızlığımın parmaklarıma değen titrek soğukluğunu.

Bir anne gibi değiyor öksüzlüğüme. Bir onlar baş sallıyor anlaşılmazlıklarıma. Sihirli bir el yol gösteriyor kapılara doğru… “Oku” diyor, “Ya açılır ya açılmaz orası sana kalmış, sen oku…”

İşte bu yüzden göndereceğim adresi bilmeden mektuplar yazıyorum; hepsi senin için…

Gözlerim ne kadar dayanabilir seni görmeden? Yüreğim nasıl katlanabilir sevmediğini bile bile sevmeye? Bitiyor işte yavaş yavaş… Her geçen saniye biraz daha azalıyor bendeki sen. İstediğin bu değil miydi zaten? Adını söylemeden uyandım bu sabah ilk kez. Hatta çay demlerken hatırlamadım senin elinden içtiğim o çayın sabahını…

Ama korkuyorum. Seni unutmaktan korkuyorum. Adını anmadan geçireceğim ömrümün bir gününün olması olasılığından, takvimlerin eskittiği her bir gün ile hatıraların silikleşmeye başlanmasından korkuyorum. Sevdam korkularımla baş etmeye hazır ya ben?

Bilmiyorum… Susuyorum…

Artık hiçbir şarkının sözü içimdeki gizli seni anlatmaya yetmiyor. Sözcüklerin kifayetsiz kaldığı, acının acıtmadığı bir andayım. Seni görmeden geçirdiğim her bir günün, ömrümün on yılına karşılık verdiğimi hesaplarsam ben başka bir âleme geçmiş olmalıyım. Burada gökyüzünde bulut yok. Ya da var, ben görmüyorum… Susuyorum…

Haftalardır evim kışın aldatıcı beyazında. Ne bir dal çiçek alıyorum baharı hatırlatan ne de cam vazonun içinde boş duran suyu döküyorum. Ağacımın yaprakları bana küstü, teker teker kuruyup dökülüyorlar. En sevdiğim bir yaprağı vardı, en önde duran, okşayıp, öptüğüm. Önce ucundan başladı sararmaya. Sanki her geçen gün biraz daha benimle birlikte sararıyor o da.

Belki de sesimi özledi, ama konuşmak gelmiyor içimden… Susuyorum…

Yalnızlığıma sessizliğimi ekleyip, sabrımın bana neyi sunacağını merak etmeyecek kadar ümidimi yitirdim. Her yeni gün bittiği yerde başlıyor yalnızlığım. Ayrılık diye bir şey yok artık. Kimsesizliğime ortak, içimde bir yer açtım sana dair. Sözlerimi, sırlarımı sakladım bendeki sana. Gerçekle düş arası bir yer burası. Hayallerimin sarayı. Ve tek sahibi var… Kimse bilmiyor, çünkü susuyorum…

Bazen kokun geliyor akşamın serinliğinle. Hiç benzemeyen yüzlerde görür gibi oluyorum, gönlümün perdelerini delip geçen kurşun gözlerini. Seyre dalıyorum gideceğinden ürkerek. Baktıkça ince bir sızıya dönüşüyor derin yaralarım. Her yüz senin yüzün, her ses senin sesin oluyor da aklım ermiyor. Söyleyecek söz çıkmıyor dudaklarımdan.

Öyle zamanlarımda hissederim tek bir damla düşer toprağa, içinde yıllarım, içinde sevdam, içinde ben. Taşıyamaz olur artık bu beden aşkın sırrını. Bir nefesle çıkmadıkça can, yaratana ulaşmadıkça ruh.

Olmadığın bir günü daha eklerim ömrümün geçmişine. Beni sen yaptığımdan beri yokluğun değildir acıtan. Kendimi arayıp bulamadığım zamanlarda kaybedilmiş varlığındır bu boş bedeni yakan. Bir ateş parçası kopar etimden. Düştüğü yerde erir toprak ile taş.

Bilirim, filiz vermeli kimyaya değen her can. Büyümeli, yeşermeli benden bir sen olmalı, senden bir daha ben. Yeniden dünyaya gelmeli. Bir sözden bin mana çıkmalı ve söylemeye hacet bırakmadan anlamalı gören göz. Sevmeye uğraşmamalı aşk ile yanan kalp, sen varsan eğer içinde…

Bütün karanlıklara razıyım, bir nur var ilerde henüz göremediğim. Bilirsin, elimden tutup götürdüğün yeri sormaya gerek duymam ben… Sorgusuz gelirim peşinden… Yürüyorum sessizce ve susuyorum…*

 

*Nalan Güven’in AŞK ÖLÜMDÜR romanından alıntıdır.

Begonviller sardı sevdamın kerpiç duvarlarını… Aldanıp sıcağına pastırma yazının, açtı bir bir beyaz çiçeklerini… Öyle davetkârdı ki kokusu, gidemedim bir arka sokağa bile…

Yaz bitip güneş çekilince geldiği yere, ne pembe yaprakları kaldı ne de yalancı beyazı… Kara bir gölge düştü dört duvar yalnızlığıma… Nemli bir toprak kokusu, kurumuş birkaç dal parçası…

Ve tek bana ait olan gerçeğim… Kâğıdım kalemim…

Seni yazmaktan başka neyim var ki bu hayatta? Yazamazsam ölürüm gibi geliyor… Kendimdeki seni kaybetmek gibi seni yazamamak…

Söylemeyi bilmeyen dudaklarıma inat susmak nedir bilmiyor kelimeler, cümleler…

Yalnızlık sensin diye başlayan bir şirin sonu olmak istiyorum sonsuz yalnızlığımda.

Öylesine soğuk ki, kaç kat giyilmişlikler ısıtmıyor kimsesizliğimi… Sadece cümleler… İçinde, ‘Sen’ geçen cümleler…

İşte bu yüzden sadece senin için yazıyorum… Yazamayacağım gün parmaklarımı yakacağım ve hiç acımayacak canım… Bir, “Ah…” bile çıkmayacak dudaklarımdan… Sana yazamamaktan daha fazla hangi acı yakabilir ki canımı?

Ve kitaplarım, kitapların…

Tekrar tekrar okuyorum onları… Altı çizilmiş yazıları, işaretlenmiş notları… Eski bir dostu bulmak gibi bir kez daha dönmek o sayfalara, unutulmamışlıkların sevinci parıldıyor sanki satır aralarında… Ve onlar biliyor sadece göz damlalarımı, yalnızlığımın parmaklarıma değen titrek soğukluğunu.

Bir anne gibi değiyor öksüzlüğüme. Bir onlar baş sallıyor anlaşılmazlıklarıma. Sihirli bir el yol gösteriyor kapılara doğru… “Oku” diyor, “Ya açılır ya açılmaz orası sana kalmış, sen oku…”

İşte bu yüzden göndereceğim adresi bilmeden mektuplar yazıyorum; hepsi senin için…

Gözlerim ne kadar dayanabilir seni görmeden? Yüreğim nasıl katlanabilir sevmediğini bile bile sevmeye? Bitiyor işte yavaş yavaş… Her geçen saniye biraz daha azalıyor bendeki sen. İstediğin bu değil miydi zaten? Adını söylemeden uyandım bu sabah ilk kez. Hatta çay demlerken hatırlamadım senin elinden içtiğim o çayın sabahını…

Ama korkuyorum. Seni unutmaktan korkuyorum. Adını anmadan geçireceğim ömrümün bir gününün olması olasılığından, takvimlerin eskittiği her bir gün ile hatıraların silikleşmeye başlanmasından korkuyorum. Sevdam korkularımla baş etmeye hazır ya ben?

Bilmiyorum… Susuyorum…

Artık hiçbir şarkının sözü içimdeki gizli seni anlatmaya yetmiyor. Sözcüklerin kifayetsiz kaldığı, acının acıtmadığı bir andayım. Seni görmeden geçirdiğim her bir günün, ömrümün on yılına karşılık verdiğimi hesaplarsam ben başka bir âleme geçmiş olmalıyım. Burada gökyüzünde bulut yok. Ya da var, ben görmüyorum… Susuyorum…

Haftalardır evim kışın aldatıcı beyazında. Ne bir dal çiçek alıyorum baharı hatırlatan ne de cam vazonun içinde boş duran suyu döküyorum. Ağacımın yaprakları bana küstü, teker teker kuruyup dökülüyorlar. En sevdiğim bir yaprağı vardı, en önde duran, okşayıp, öptüğüm. Önce ucundan başladı sararmaya. Sanki her geçen gün biraz daha benimle birlikte sararıyor o da.

Belki de sesimi özledi, ama konuşmak gelmiyor içimden… Susuyorum…

Yalnızlığıma sessizliğimi ekleyip, sabrımın bana neyi sunacağını merak etmeyecek kadar ümidimi yitirdim. Her yeni gün bittiği yerde başlıyor yalnızlığım. Ayrılık diye bir şey yok artık. Kimsesizliğime ortak, içimde bir yer açtım sana dair. Sözlerimi, sırlarımı sakladım bendeki sana. Gerçekle düş arası bir yer burası. Hayallerimin sarayı. Ve tek sahibi var… Kimse bilmiyor, çünkü susuyorum…

Bazen kokun geliyor akşamın serinliğinle. Hiç benzemeyen yüzlerde görür gibi oluyorum, gönlümün perdelerini delip geçen kurşun gözlerini. Seyre dalıyorum gideceğinden ürkerek. Baktıkça ince bir sızıya dönüşüyor derin yaralarım. Her yüz senin yüzün, her ses senin sesin oluyor da aklım ermiyor. Söyleyecek söz çıkmıyor dudaklarımdan.

Öyle zamanlarımda hissederim tek bir damla düşer toprağa, içinde yıllarım, içinde sevdam, içinde ben. Taşıyamaz olur artık bu beden aşkın sırrını. Bir nefesle çıkmadıkça can, yaratana ulaşmadıkça ruh.

Olmadığın bir günü daha eklerim ömrümün geçmişine. Beni sen yaptığımdan beri yokluğun değildir acıtan. Kendimi arayıp bulamadığım zamanlarda kaybedilmiş varlığındır bu boş bedeni yakan. Bir ateş parçası kopar etimden. Düştüğü yerde erir toprak ile taş.

Bilirim, filiz vermeli kimyaya değen her can. Büyümeli, yeşermeli benden bir sen olmalı, senden bir daha ben. Yeniden dünyaya gelmeli. Bir sözden bin mana çıkmalı ve söylemeye hacet bırakmadan anlamalı gören göz. Sevmeye uğraşmamalı aşk ile yanan kalp, sen varsan eğer içinde…

Bütün karanlıklara razıyım, bir nur var ilerde henüz göremediğim. Bilirsin, elimden tutup götürdüğün yeri sormaya gerek duymam ben… Sorgusuz gelirim peşinden… Yürüyorum sessizce ve susuyorum…*

 

*Nalan Güven’in AŞK ÖLÜMDÜR romanından alıntıdır.

Yazar Hakkında

Nalan Güven

Soru sormayı bıraktım kendime Neden, niçin, nasıl... Bilmiyorum ötesini Ansızın kaçıp gideceğim bir gün geldiğim gibi Gideceğim gitmesine ama kim diyecek bana sen gibi "Canımın içi..."

İlgili