Masal ve Rüya

Avluda bir kız çocuğu ağlıyor, elinde beslenme çantası. Beline kadar uzayan saçlarını kesmişler evvelki gün. Yere düşen her siyah tutamla biter sanmış kara geceleri. Gider sanmış evine. Uğursuzluğu önünden geçen kara kediye yüklemiş. Kara geceye yüklemiş. Kara saçına yüklemiş.

Dalgalarla oynaşan karabatağa özenmiş. Kâh kayalıkların dibinden, kâh buğulu bir camın ötesinden seyretmiş şiir gibi dinlerken onun hikâyesini ve dalıp çıkmış sulara. Kısmeti avuçlarının içindeyken bırakıvermiş aldığı yere. Dokunamamış. Kıyamamış.

Masallara kanmış hep. Kurtla kuzuya. Toslu Topalak, Yuslu Yumalak, Tülü Barak adlı üç yavru ayıya, Deli Hersekli Kız ve Üç dilek masalına.

Babasının yanına gelmek yerine, neden birkaç satırlık mektuplar gönderdiğini anlayamamış. Beslenme çantasına saklamış mektuplarını, bir de ıslak mendilini koymuş içine.

Annesi öleli beri kimsecikler masal anlatmaz olmuş ona. Saçını okşayıp, sımsıkı sarılan da yokmuş artık. Meğer bir gece içinmiş gördüğü rüya. Sabah olunca hatırlanmaz olmuş. Ayıp olmuş. Günah olmuş. Kendi elinle yazmış sırrını. Suya atmış. Su kızmış. Yakmış yüreğini, dilini. Konuşmaz olmuş o günden beri. Yara üstüne tuz basmış. Bir ah dememiş. Bir daha basmış.

Eskisi gibi korkmuyormuş masallardaki cadıdan, kötü kalpli kraldan. Bir karanlıktan korkar olmuş. Zifiri geceden. Ve o gecenin sabahından. Sabahın hoyrat ellerinden, bağıran kaba sesinden…

Ve işte yine gün ilk ışılarını perdesiz küçük pencereden geçirerek, demir ranzaların üzerinden sızdırmaya başlıyor. Soğuk bir grilik yayılıyor yatakhanenin içine.

Birazdan bir el ürkek bedenimi acımasızca dürtecek, küfürleri vuracak duvarlardan yüzüme. Saçlarıma yapışacak ağzından saçtığı tükürükler. Sigara kokan nefesi kaplayacak yorganımın üzerini. Ve ben yine aynı duayı edeceğim. “Ne olur Tanrım uyanmayayım.”

“Durma koş!” diyor babam. “Seni bekliyorlar.”
“Ama oyuncaklarım?”
“Ben hepsini bodrumdaki tahta dolabın içine saklarım.”
“Çemberim sığmaz o dolaba!”
“Yatağın altına sokarım. Git hadi şimdi. Yakında seni almaya geleceğim.”

Annemin bembeyaz yüzü yapışmış duvarlara. Gözleri yuvalarından fırlamış. Son sözü dudaklarında asılı kalmış gibi. Ağzı yarım açık. Uyuyor olmalı. Çok çirkin uyuyor.

Koşuyorum bahçe kapısına doğru. Küçük bir valiz tutuşturuyor babam elime.

“Pijaman, hırkan ve birkaç elbiseni içine koydum,” diyor. Fısıldar gibi ekliyor, “Sana gittiğin yerde başka kıyafetler de verirler.”

Beni almaya gelen kadının arkasından yürüyorum. Başımı kaldırıp bakmıyorum koyu maviler giyinmiş bu yabancıya. Aklım her bir adımla uzaklaştığım oyuncaklarım ve çirkin uykuya dalmış annem arasında gidip geliyor.

Her gün ağlıyorum avlunun kuytu bir köşesinde. Burada yaşayan diğer çocukları uzaktan izliyorum. Birbirleri ile kavga ederek, gülüşerek oynuyorlar. Onlar belli ki bu düzene çoktan alışmışlar. Kimsesizliğin acısı silinmiş yüreklerinden. Benimse hâlâ kapılarda gözüm. “Babam hangi kapıdan gelecek?”diye kendimle iddiaya giriyorum. Sanki geleceği kapılar her geçen gün artıyor ve kazanma ihtimalim gün geçtikçe azalıyor. Kazanmakta, kaybetmekte beni sebepsizce ürkütüyor.

Saçlarımı kesen hademe söyledi, “Baban kolay çıkamaz içeriden,” diye. “Orası neresi?” der gibi baktım yüzüne. Başını çevirdi anlamamış gibi.

Çocuklar konuşmadığım gibi duymadığımı da sanıyorlar. Ne zamandır beni gösterip aralarında gizlice fısıldanmayı bıraktılar. “Katilin kızı,”diyerek yanımdan geçip gidiyorlar. Merak etsem de, “Katil ne demek?”diye sormuyorum. Bir de bana,“Dilsiz” diye isim takmışlar. “Dilsiz,”diye sesleniyorlar.

Unutmamak için, geceleri yatakta adımı tekrarlıyorum.

“Benim adım Melek. Benim adım Melek.”

Sonra başımı gömüyorum yorganın içine. Akşam avluda gördüğüm gölge gözlerimin önünde beliriyor. Annemin ince uzun bedeni kıpırdamaktan korkar gibi bekliyor olduğu yerde. Beni çağıran eli bir süre sonra düşüyor sağ yanına. Onun yanına gitmek yerine çemberimi çevirmek daha eğlenceli geliyor. Saçlarımı savurarak koşturuyorum.

Saçlarım kesileli beri rüyalarımda hep uzun halini görür oldum. “Rüyaların tersi çıkar,” derdi annem, demek ki doğruymuş. Annem hep doğru söylerdi zaten. O gece de çirkin uykuya dalmadan önce babama, “Vallahi doğru söylüyorum!” diyerek ağlıyor ve kendine inanması için yalvarıyordu.

İlk o gece başımı yorganın altına sokmuştum. İlk o gece babamın bağırmasından ve annemin duvarları yıkan çığlığından korkmuştum.

Gündüzün hayalleri ile gecelerin düşleri arasında sıkışıp kalmasam, belki bir gün bende diğer çocuklar gibi oynayıp kimsesizliğimi unuturdum.

Korkularımı hapsedip hayallerimin içine, kendime düşten bir dünya yarattım. Orada, her şey olduğundan daha büyük ve çok… Ve ben sadece rüyalarımda özgürce koşabiliyorum. Çemberimi çıkartıyorum babamın sakladığı şiltenin altından. Ve biliyorum sadece annem görebiliyor beni. Yeni masallar fısıldıyor kulağıma. “Korkma,” diyor, “Ne sabahtan, ne de zifiri geceden.”

“Gölgem hep izleyecek seni. Sen sakın korkma… Her gece geleceğim yanına…”

Avluda bir kız çocuğu ağlıyor, elinde beslenme çantası. Beline kadar uzayan saçlarını kesmişler evvelki gün. Yere düşen her siyah tutamla biter sanmış kara geceleri. Gider sanmış evine. Uğursuzluğu önünden geçen kara kediye yüklemiş. Kara geceye yüklemiş. Kara saçına yüklemiş.

Dalgalarla oynaşan karabatağa özenmiş. Kâh kayalıkların dibinden, kâh buğulu bir camın ötesinden seyretmiş şiir gibi dinlerken onun hikâyesini ve dalıp çıkmış sulara. Kısmeti avuçlarının içindeyken bırakıvermiş aldığı yere. Dokunamamış. Kıyamamış.

Masallara kanmış hep. Kurtla kuzuya. Toslu Topalak, Yuslu Yumalak, Tülü Barak adlı üç yavru ayıya, Deli Hersekli Kız ve Üç dilek masalına.

Babasının yanına gelmek yerine, neden birkaç satırlık mektuplar gönderdiğini anlayamamış. Beslenme çantasına saklamış mektuplarını, bir de ıslak mendilini koymuş içine.

Annesi öleli beri kimsecikler masal anlatmaz olmuş ona. Saçını okşayıp, sımsıkı sarılan da yokmuş artık. Meğer bir gece içinmiş gördüğü rüya. Sabah olunca hatırlanmaz olmuş. Ayıp olmuş. Günah olmuş. Kendi elinle yazmış sırrını. Suya atmış. Su kızmış. Yakmış yüreğini, dilini. Konuşmaz olmuş o günden beri. Yara üstüne tuz basmış. Bir ah dememiş. Bir daha basmış.

Eskisi gibi korkmuyormuş masallardaki cadıdan, kötü kalpli kraldan. Bir karanlıktan korkar olmuş. Zifiri geceden. Ve o gecenin sabahından. Sabahın hoyrat ellerinden, bağıran kaba sesinden…

Ve işte yine gün ilk ışılarını perdesiz küçük pencereden geçirerek, demir ranzaların üzerinden sızdırmaya başlıyor. Soğuk bir grilik yayılıyor yatakhanenin içine.

Birazdan bir el ürkek bedenimi acımasızca dürtecek, küfürleri vuracak duvarlardan yüzüme. Saçlarıma yapışacak ağzından saçtığı tükürükler. Sigara kokan nefesi kaplayacak yorganımın üzerini. Ve ben yine aynı duayı edeceğim. “Ne olur Tanrım uyanmayayım.”

“Durma koş!” diyor babam. “Seni bekliyorlar.”
“Ama oyuncaklarım?”
“Ben hepsini bodrumdaki tahta dolabın içine saklarım.”
“Çemberim sığmaz o dolaba!”
“Yatağın altına sokarım. Git hadi şimdi. Yakında seni almaya geleceğim.”

Annemin bembeyaz yüzü yapışmış duvarlara. Gözleri yuvalarından fırlamış. Son sözü dudaklarında asılı kalmış gibi. Ağzı yarım açık. Uyuyor olmalı. Çok çirkin uyuyor.

Koşuyorum bahçe kapısına doğru. Küçük bir valiz tutuşturuyor babam elime.

“Pijaman, hırkan ve birkaç elbiseni içine koydum,” diyor. Fısıldar gibi ekliyor, “Sana gittiğin yerde başka kıyafetler de verirler.”

Beni almaya gelen kadının arkasından yürüyorum. Başımı kaldırıp bakmıyorum koyu maviler giyinmiş bu yabancıya. Aklım her bir adımla uzaklaştığım oyuncaklarım ve çirkin uykuya dalmış annem arasında gidip geliyor.

Her gün ağlıyorum avlunun kuytu bir köşesinde. Burada yaşayan diğer çocukları uzaktan izliyorum. Birbirleri ile kavga ederek, gülüşerek oynuyorlar. Onlar belli ki bu düzene çoktan alışmışlar. Kimsesizliğin acısı silinmiş yüreklerinden. Benimse hâlâ kapılarda gözüm. “Babam hangi kapıdan gelecek?”diye kendimle iddiaya giriyorum. Sanki geleceği kapılar her geçen gün artıyor ve kazanma ihtimalim gün geçtikçe azalıyor. Kazanmakta, kaybetmekte beni sebepsizce ürkütüyor.

Saçlarımı kesen hademe söyledi, “Baban kolay çıkamaz içeriden,” diye. “Orası neresi?” der gibi baktım yüzüne. Başını çevirdi anlamamış gibi.

Çocuklar konuşmadığım gibi duymadığımı da sanıyorlar. Ne zamandır beni gösterip aralarında gizlice fısıldanmayı bıraktılar. “Katilin kızı,”diyerek yanımdan geçip gidiyorlar. Merak etsem de, “Katil ne demek?”diye sormuyorum. Bir de bana,“Dilsiz” diye isim takmışlar. “Dilsiz,”diye sesleniyorlar.

Unutmamak için, geceleri yatakta adımı tekrarlıyorum.

“Benim adım Melek. Benim adım Melek.”

Sonra başımı gömüyorum yorganın içine. Akşam avluda gördüğüm gölge gözlerimin önünde beliriyor. Annemin ince uzun bedeni kıpırdamaktan korkar gibi bekliyor olduğu yerde. Beni çağıran eli bir süre sonra düşüyor sağ yanına. Onun yanına gitmek yerine çemberimi çevirmek daha eğlenceli geliyor. Saçlarımı savurarak koşturuyorum.

Saçlarım kesileli beri rüyalarımda hep uzun halini görür oldum. “Rüyaların tersi çıkar,” derdi annem, demek ki doğruymuş. Annem hep doğru söylerdi zaten. O gece de çirkin uykuya dalmadan önce babama, “Vallahi doğru söylüyorum!” diyerek ağlıyor ve kendine inanması için yalvarıyordu.

İlk o gece başımı yorganın altına sokmuştum. İlk o gece babamın bağırmasından ve annemin duvarları yıkan çığlığından korkmuştum.

Gündüzün hayalleri ile gecelerin düşleri arasında sıkışıp kalmasam, belki bir gün bende diğer çocuklar gibi oynayıp kimsesizliğimi unuturdum.

Korkularımı hapsedip hayallerimin içine, kendime düşten bir dünya yarattım. Orada, her şey olduğundan daha büyük ve çok… Ve ben sadece rüyalarımda özgürce koşabiliyorum. Çemberimi çıkartıyorum babamın sakladığı şiltenin altından. Ve biliyorum sadece annem görebiliyor beni. Yeni masallar fısıldıyor kulağıma. “Korkma,” diyor, “Ne sabahtan, ne de zifiri geceden.”

“Gölgem hep izleyecek seni. Sen sakın korkma… Her gece geleceğim yanına…”

Yazar Hakkında

Nalan Güven

Soru sormayı bıraktım kendime Neden, niçin, nasıl... Bilmiyorum ötesini Ansızın kaçıp gideceğim bir gün geldiğim gibi Gideceğim gitmesine ama kim diyecek bana sen gibi "Canımın içi..."

İlgili